Anlatılar ile Doğu Türkistan

doğu türkistan

Anlatılar ile Doğu Türkistan

 

Bir gün olsun dünya aynı zamanda kalmaz. Ben de sizler gibi bunun farkındayım. Ancak ne tuhaf ki acılar, hafızalardan kolay siliniyor. Anlatılması gereken şeyler bir kaç hüzünlü tarih sayfası arasında unutulup gidiyor. Böyle olmasını, yaşam denen olgunun maceraları arasında olağan görüyorum. Yine de bazı serüvenler var ki bunların konuşulup hatırlanması, mühim bir şekilde icap ediyor. Bu sebeple aklımdaki fikirlerden daha ziyade gönlümde ki duyguları sizinle paylaşmak amacını güdüyorum.

 

Sizinle paylaşıp dertleşeceğim mevzular, kehkeşanlar üzerinde oturan ulu kralların hikayeleri değildir. Aynı zamanda zihinleri ve kalpleri sarhoş eden ihtişamlı zaferlerin anıları da değildir. Ben bir milletin talihsiz kaderini, elimden geldiğince size aksettirmeye çalışacağım. Bu yazıların tarih ilmi içerisinde bir ehemmiyeti olmayabilir. Tarih ilmi ile ilgilenmiş biri olarak bunu söylüyorum çünkü rasyonellikten ve tarafsızlıktan uzak kalacağım. Bundaki niyetim ve gayem, dokunup ulaşmak istediğim bir kaç gönülden başkası değil. Bu niyet ve amacın herkes tarafından anlaşılmasını beklemiyorum.

 

İlk olarak nereden başlamak gerektiğini uzun süre düşündüm. Karar verdiğim ise bazı mühim terimlerin duygusal boşluğunu doldurmak oldu. Hiç isteği dışında yaşadığı yerden ayrılmamış birine topyekün sürgünü anlatmak, keza bir hayvanın can çekişmesini bile görmemiş birine cinayeti ve soykırımı anlatmak, ve tüm anlatılanların hislerini, acılarını, duygularını yaşatmak, belki de olmaz işleri başarmak anlamına geliyor. Tüm bu kavramları işleyeceğim. Ancak öyle kuru laf kalabalığı ile değil. Beni yadırgamayın. Tüm bunları ben de sizler gibi yaşamadım. Ancak olayların verdiği hüznü, yüreğimin tâ en derinlerinde yaşıyorum. -Belki bu benim yumuşak hilkatli oluşumdan ya da zayıflığımdandır. Güçlü olduğumu iddia etmediğimden bu benim için utanılacak bir durum değil.- Haddim olmayarak sizleri de bu hisleri yaşamaya davet ediyorum.

 

    Hülasa bu yazılar, kendi milletimin asla utanılmayacak tarihine başka bir perdeden bakmaktan öte gitmeyecektir.

 

Bir takım ayrılıklar yaşandığında, ufacık olsa dahi insanı hüzünlendiriyor. Bu kanı kişiden kişiye değişse de insan, yaradılışı gereği böyledir. Ancak bu dediğim bireyin kendi yaşantısı içinde geçerlidir. Aksi olduğunda bu olayları umursamamaya daha meyilliyiz. Başka bir ruhun içinde yankılanan haykırışlar bizi ancak bir kaç günlüğüne ve  hatta bir kaç dakikalığına etkilemekten öteye geçemiyor. Halbuki acı ve zevk an üzeredir. Gerisi bu anın zihindeki tekrarından başka bir şey değildir. Hafıza, kimlik, benlik bu hatıraların yekünüdür. Olağan kabul ettiğimiz hayat akıp gidiyor. Eğer ki unutkan fıtratta olmasaydık, hayata neşeden ziyade gam ve keder hakim olurdu.

Yine de ayrılıkların, yoksullukların ve ölümlerin hatırası, kalp denilen duygu beşiğinden o kadar kolay siliniyor ki şaşırmamak elden gelmiyor. Ne çare ki Dünya’nın azığı da budur. Lakin tüm bunları unutup, neşe ve eğlenceden ibaret kalan insanda, vakar, ağırbaşlılık ve olgunluk ne derece görünür? Tüm bunların kıymeti tartışılmaz.  İnsan doğası gereği çoğul bir şekilde yaşamaya muhtaçtır. Bu ihtiyaç ne kadar yoğun olursa o oranda güçlü bir milletten söz edilebilir. Burada bahsettiğim, bahsedeceğim konular ilmi nitelendirmeler değildir. Asıl olarak konumuz duygusal birlikteliklerdir.

 

Sizler beni tanımıyorsunuz. Buna mukabil bende sizleri tanımıyorum. Ne kadar kendinizi bir millet olma liyakatinden düşürseniz de sizleri, bütün, üstüste koyulmuş taşlardan, tüm şaşaalı yılların eserlerinden, hatta dönüp duran yıldızlardan daha çok seviyorum. Çünkü hakikat olan tek şey hayattır. Güzel yaşanmış, güzel yaşanan hayattır.

Başlayalım o zaman aktarmaya..

Doğu Türkistan “Takvimler 1990 yılının nisan ayının ilk çarşambasını gösteriyordu. Doğu Türkistan’ın güzel topraklarında akşam olmaktaydı. Her evde olduğu gibi İshak Ağabey’in evinde de iftar için hazırlıklar başladı. Biraz sonra sofra hazır hitabı duyuldu.” İshak Ağabey bebeğini beşiğe koyduktan sonra sofraya yöneldi. Sofraya yeni oturmuştu ki orucun sona erdiğini haber veren akşam ezanı duyuldu. Ayşe Abla ile kurduğu yuvanın ikinci ramazanı idi bu. Herkes gibi bu iki kişi de hem kendilerinin hem yavrularının istikbalinden endişe ederek Allah ne verdiyse onu yediler, onu içtiler. Sessiz ve tatsız bir akşamdı. Buralardan neşe gideli çok olmuştu. Onun boşluğunu kaygılar ve korkular çok kuvvetli bir şekilde doldurmuştu. Her akşam birbirine benziyor olsa da zaman, yeni heyecanlara gebeydi. Bunu öyle ya da böyle herkes biraz olsun hissediyordu.

 

Akşam böylece geçip giderken suyun, düdük gibi öten kaynama sesi duyuldu. İki kişiden biri sofrayı topladı, diğeri iki taze çay koydu. Yemekten sonra doymuşluğun verdiği rehavetle oturdular. Karı-koca bir yandan çaylarını yudumlarken bir yandan da hayatlarını ve akıbetlerini bir daha az üzülürdü. Biliyor musun? Bebeğini zorla aldıklarında beş aylık hamileymiş. Hiç bir canlıya saygısı yok bunların.”

“Öyle. Allah sonumuzu hayretsin. Kaçanlar talihliymiş. Belki yavrumuzda gider buralardan. Özbekler epey yardımcı oluyormuş diye işittim. Kim bilir belki Türkiye’ye gider okur. Korkusuz endişesiz bir hayat yaşar. Burasının artık suyu zehir, aşı zehir.”

” Biz ne yapacağız İshak? Aman verirler mi şu Çinliler? Yaşamaya, biraz olsun nefeslenmeye? ”

” Zeydin Bey bir kaç gün oluyor, Pekin’e dilekçe yazdı. Epey kişi de vardı yanında. Şu doğum yasağı ile alakalı. Bakalım ne haber gelecek o işten. Bugün yarın belli olur. ”

“Hayırlısı” dedi Ayşe Abla. Onlar böyle laflarken kapı çaldı. Kapının sesinden mi başka bir sebepten mi bilinmez Zeynep Bebek ağlamaya başladı. Ayşe Abla bebeğinin yanına girdi. İshak Ağabey kapıyı açtı. Zeydin Bey kapıda duruyordu. “Hoş geldin Zeydin Bey buyur bir bardak çayımızı iç.” diyerek içeri davet etti.

 

Zeydin Bey orta boylu, çatık kaşlı, hafif sakallı yağız bir delikanlıydı. Henüz yirmi altısında olsa da kırklı yaşlarında gibi çökmüştü.  Aldığı davetle içeri girip oturdu Zeydin Bey. İshak Ağabey’de elinde iki bardakla yanında oturdu. İki adamın sohbeti böyle başladı. İshak Ağabey söze girdi. “Yasak kalktı mı Zeydin Bey?”

“Çin Komünist Partisi reddetti. Soyumuzu böyle kurutacaklar heralde.” dedi Zeydin Bey, yüzünde acı bir tebessüm vardı. İshak Ağabey “Ee peki şimdi ne olacak diye sordu gerçek bir merakla. “Bende sana onun için geldim İshak. Yarın yürüyüş yapacağız hükümet konağına doğru. Seninde gelmeni istiyorum.” “Kaç kişi olacaksınız?” “Partiden iki yüz genç benimle birlikte, civardan da yüz kişi katılacağını söyledi. Zannediyorum ki yürüyüş olduğundan daha fazla insan katılacaktır.”

“Zeydin Bey, bu işin başka bir yolu yok mu?” İshak Ağabey korkuyla sordu. Muhatabı yılgınlık ve öfkeyle karışık bir yüz ifadesine büründü ve şöyle cevap verdi: “Ben soyumun yok edilmesini oturup seyredecek değilim. Bu işkenceler ilk değil, son da olmayacak. Yaşayarak bunu tersine çeviremez isem belki ölerek çevirebilirim. Yarın yürüyüş var katılıp katılmamak sana kalmış.” diyerek zaten pekte rahat oturmadığı koltuğundan kalkarak kapıya yöneldi.”

 

Ayşe Abla çocuğunu güç bela uyutmuş tam kapıdan çıkarken misafirleri ile karşılaştı. Zeydin bey başıyla selam verip evden ayrılırken bu genç çifti gergin bir geceyle başbaşa bıraktı. Eve belirsiz günlerin korkusu hakimdi. Kuru bir sahurun ardından tekrar yattılar. Ev halkının kalplerine bir huzursuzluk çökmüştü. Nihayet sabah olmuştu. Sonuçta ne Dünya ne Güneş ne de Ay, kainat içinde ufacık bir köşeyi umursamazdı. İshak Ağabey bahçede ki işlerini görmek için dışarı çıktı. Sonra da dükkanını açacaktı. Elektrikçiydi İshak Ağabey. Çok şükür kazancı da kararındaydı. Ayşe Abla’ya da evin kalan işleri düştü. Genelde Barın’daki sıradan günleri böyle başlardı. Ne hikmetse bugün hava da kasvet vardı. Nisan yağmurları bozkırı yeşertecekti. Kim bilir bu sene bereketli bir yıl olurdu.

 

İshak Ağabey kendi işleri ile uğraşırken sağı solu bir telaş sardı. Merkezde silah sesleri duyulmuştu. Diğer komşularıyla birlikte oda merkeze doğru koştu. Vardıklarında gördükleri manzara dehşetliydi. Bir takım insanlar hükümet konağını basmış bekleşiyorlar, diğerleri yerde yatan arkadaşları ile ilgileniyorlardı. Yerde yatanlardan kimileri yedikleri kurşunların yarası ile sızlanıyor, kimileri ise çoktan canını vermişti. Bu işin failleri ise içeride silahları alınarak içeri de tutuluyorlardı. Onlardın da kimileri ölmüştü. Zeydin Bey ve arkadaşları bir köşede oturup olacakları konuşuyorlardı. Çevreden gelenlerle beraber sayıları beş yüzü ancak buluyordu. Çoğunun elinde sopalar vardı. Geri kalanında ise askerlerden aldıkları silahlar bulunuyordu. İshak Ağabey Zeydin Bey’in yanına vardı. “Bu ne hal Zeydin Bey? Ne oldu böyle?”

“Gördün işte İshak. Mehmet Ağabey öldü Kerim de yanında yatıyor. Ne konuşturdular ne yaklaştırdılar. Ateş açtılar sormadan dinlemeden.” dedi Zeydin Bey. “Peki şimdi ne olacak?” Diye sordu İshak Ağabey. Zeydin Bey “Belki direniş belki katliam. Yarından sonra belli olacak akıbetimiz. Hele bir durulsun ortalık suyun dibi o zaman belli olur. Sen şimdi evine sahip çık.”

 

Biraz daha konuştuktan sonra İshak Ağabey evine endişe ve korku getirdi. Olanı biteni Ayşe Abla’ya anlattı. İftar yemeğinde biraz rızık biraz da İshak Ağabey’in evine getirdikleri vardı. Hüzün yediler hüzün içtiler.  Oruçlarını böyle açtılar. Zeynep bebek durmadan ağlıyordu. “Neden ağlıyor yavrum? Acıktı mı acaba?” diye sordu İshak Ağabey. “Bilmiyorum ki sabahtan beri susmadı. Ebe komşuya götürdüm bir şeyi yok dedi. Ne bir şey yedi ne de süt emdi.” “Yarın olsun doktora gideriz.” dedi İshak Ağabey.

 

O gece bitmek bilmedi. Uyumadan sahura kalktılar ışıkları yakmadan sessizce yemeklerini yediler. Gece öyle yada böyle bitti. Genç çift yarı uykulu yarı uykusuz bir gece geçirdi. Huzursuz gece nihayet bitti. İshak Ağabey hükümet konağına gitmek için erkenden evden çıktı. Tam yola yeni çıkmıştı ki koşuşturmalar ve silah sesleri çok şiddetli duyulur oldu. O da merkeze doğru koştu. Etrafı kesif bir kan ve barut kokusu sarmıştı. Zeydin Bey düşmüştü. Etrafındaki arkadaşlarıyla beraber. Komşuları, arkadaşları herkes yatıyordu. Son gördüğü şey bir sürü askerdi. Artık ne evini görebildi ne karısını ne bebeğini. Ne de yeniden doğacak olan güneşleri göremeyecekti.

 

Askerlerin girdikleri kaçıncı evdi bilinmez Ayşe Abla da artık yoktu. Bebeğini tekrar kucağına alamayacaktı. Zeynep bebeğin ağlaması da sonsuza dek susmuştu. Yetmiş yedi kurşun beresi ile bir daha asla ağlayamayacaktı.” “Çin bu büyük soykırım cinayeti sonrası güvenlik bahanesiyle Doğu Türkistan’ın Kaşgar, Artuş, Aksu ve Hoten illerini abluka altına almış ve 10 binden fazla Uygur genci isyanla ilişkilendirilerek tutuklanarak idam ve ömür boyu hapis cezalarına çarptırılmıştır.”* ” Yaklaşık 20 bin nüfusu olan Barın kasabasına doğru büyük bir taarruz başlatan Çin güçleri, tüm kasaba genelinde yaşlı veya çocuk, kadın ve erkek demeden topyekün korkunç bir katliam gerçekleştirdi ve büyük bir yıkıma imza attı.”**

 

” Katliam sonrası, Çin yönetimi tarafından 170 kişinin öldürülüp 350 kişinin esir alındığı bildirildi. Fakat Doğu Türkistanlılar, köyleri ile beraber 30 binden fazla nüfusa sahip kasabada hayatta kalanların çok az sayıda olduğunu iddia ediyor.”** “9 köy haritadan tamamen silinmiş 7000 kişi tutuklanmış, 5000 civarında Doğu Türkistan Türk’ü de şehid edilmiştir.”*

Kaynaklarda geçen bilgiler böyle. Bende bunu böylece hikaye ettim. Çünkü onların ne anılarını anlatacak vakitleri ne de fırsatları oldu. Onlar da sizin gibi benim gibi insanlardı. Gündelik yaşantıları vardı. Belki küçük belki büyük hayalleri vardı. Bu dünyadan böylece çekilip gittiler. Güzel bir hikaye olmadı farkındayım. İyi bir son da yazamamış olabilirim. Herhangi romanda ve ya dizide, bir karakterle kurduğunuz empatiyi belki burada kuramadınız. Ancak biraz olsun size o olayları yaşatabilmek istedim. Sona gelince, hangi hayat planlı bir şekilde biter ki?

 

Bu acı ve ıztıraplar yalancı ve kurgusal bir evrende yaşanmadı. Otuz sene önce bu Dünya’da, Doğu Türkistan’ın Barın kasabasında yaşandı. Farklı coğrafya olsa da aynı kültürü aynı dili aynı dini aynı ırkı paylaştığımız insanlardı. En büyük suçları var olmaktı. Sizin gibi benim gibi. Böyle hatıralar unutulmamalı. Bir milletin gönül bağı, böyle anıların yürekte yaşatılması ile kurulur. Her birey kendi kimliğinin farkında ancak böyle olur. Zira bu hayat günlük güneşlik, her anı lütuflar ile dolu bir yer değil.

 

Kimlik sorunları başka bir yazımızın konusu olsun. Hali hazırda hızlı tüketimin gözde olduğu bir ortam için uzun bir yazı yazmış oldum. Bundan sonraki yazılarımda yine “Doğu Türkistan” başlığı altında inceleyeceğim, bir takım konular olacak. Ta ki bu acılar sadece dilde tekrar olarak kalmasın.

 

Diğer yazılarımızı okumak için tıklayınız… 

Like
Like Love Haha Wow Sad Angry
1
Tags:
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments